KALEMİ VE YAŞAMA KARŞI BAKIŞ AÇISIYLA CİHAN'DA TEK

Cihat DÜNDAR, başarılı yazar Cihan Tekin ile sizin konuştu. Güçlü düşünce yapısı ve kalemiyle ele aldığı Mirabella’ya Mektuplar ve Beyaza Talep Olsa da Mahal Yok adlı kitapları üzerine değerlendirmelerde bulunan Tekin, yazarken nelerden etkilendiğini ve yazmak için ihtiyaç duyduğu ortamı anlattı. “ Evim. Odam ve gece.” Eserlerinde aşka sınırsız bir şekilde yer verdiğini gördüğümüz yazar kendisine ilham veren eserlerden söz etti. Alışılmış düzene de cümleleri ile sağlam bir çıkış yapan Cihan Tekin ve edebiyat anlayışı üzerine merak edilen tüm soruların cevabı keyifli sohbetimizde.

KALEMİ VE YAŞAMA KARŞI BAKIŞ AÇISIYLA CİHAN'DA TEK
23 Eylül 2022 - 21:08 - Güncelleme: 23 Eylül 2022 - 21:35
Öncelikle sizi tanımak isteriz. Cihan Tekin kimdir?
1983 senesinde Ankara’da doğdum. Ankara’da doğan çocukların büyük bölümü gibi bende memur çocuğuydum ve bu yüzden birçok il gezdim. İlköğretimden sonra aile baskısı sebebiyle Meslek Lisesi Elektronik Bölümüne kayıt oldum. Hayalim gazetecilik ve sözeldi, bu yüzden pek gönüllü bir başlangıç oldu diyemem. Asıl travmayı ise üniversite sınavında yeteri kadar soru yapabilmeme rağmen meslek lisesi çıkışlı olduğumdan dolayı katsayı haksızlığı ile hayalimdeki okulu kazanamadığımı öğrenmemle yaşadım. Daha sonra ise pes ettim ve otomasyon bölümüne kayıt yaptırdım, onu da bitirmeden bıraktım. Yaklaşık 15 senedir Ankara’dayım, 13 senedir de memurum.
 
Yazmaya ne zaman başladınız? Özel bir hikâyesi var mı?
Aslında çok özel bir hikâyesi yok. Yazmaya ilk olarak ortaokulda başladım diyebilirim. Sessiz ve içine kapanık bir öğrencilik geçirdim. Her sınıfta mutlaka olan, en arka sırada dersten ve herkesten kopuk oturan öğrenci bendim. İnsanlarla sosyal iletişimim de iyi değildi, iletişim kurmaktan çok gözlemlemeyi tercih ediyordum. Çok yalnız bir çocukluk geçirdim.
Arkadaşlarım sürekli oyun oynarken, ders aralarında muhabbet ederken ben bir şeyler düşünürdüm, bir şeyler karalardım. Bu da genellikle insan ilişkileri üzerine oluyordu. Bu coğrafyada insan ilişkileri aslında bilinenin aksine her zaman bozuktu. Bizim toplumumuz birbiri ile çok iletişim kurar ama bu benim gözlemime göre hiçbir zaman sağlıklı değildi. Bunu hep başarısız olduğu bir konuda ısrarcı oldukça her şeyi daha da mahveden insan davranışı ile özdeşleştirdim. İnsanın yaşı kaç olursa olsun bir derdi olmalı, insan dert edinebildiği ölçüde insandır. Bizim toplumumuz onlarca derdi varken hiçbir şeyi dert edinmeyen, düşünmeyen sadece önüne sunulanı yaşayarak mutlu rolü yapan, kendini kandıran bir toplum oldu.
 
"objektif gözle baktığımda aslında anne babamın dahi bu toplumun birer kurbanı olduğunu görüyorum.”
 
Öncelikle toplumun eğitimsiz bırakılması, bunun bilinçli olarak tercih edilmesi. Bu durum özellikle insanın ilk eğitimini aldığı aileye sirayet etti ve altmış kuşağı ebeveynleri üzerinde çok olumsuz etkileri oldu. Doğal olarak da buradan yetişen bireyler çok sağlıklı bir bakışa sahip olamadı. Bunu ben kendi ailemden de örnekleyebilirim. Benim babamın babasının eğitime ve okumaya bakış açısı belli, babamın belli... Bu kuşaktan kuşağa gelen bir olumsuz bakış. “Okuyup ne yapacaksın? Önce bir mesleğin olsun, hayatını kur!” saplantısı… Okumaya ve eğitime tamamen meslek ve para odaklı bakan bir toplum… O dönemde erken evlilikler çok yaygınmış. Benim annem bir çocuk gelindir mesela… Hemşire olma hayalleri kurarken, sokakta ip atlarken on iki yaşında istemeye gelinmiş, nişanlanmış bir kadın. Bu benim annemin ve çocuğu olarak benim hayatıma nasıl olumlu bir etki yapmış olabilir ki? Babam, on altı yaşında evlendirilmiş, işsiz güçsüzken ailesi tarafından… Hal böyle olunca ben anne ve babamdan ne kadar anne babalık bekleyebilirim? Bu onlara da haksızlık olur. Hep annemi babamı suçladım bu yüzden ama daha yeni anlıyorum, otuz yaşımdan sonra diyebilirim ki; objektif gözle baktığımda aslında anne babamın dahi bu toplumun birer kurbanı olduğunu görüyorum. Bu zincirin bir yerde kırılması gerekiyordu, seksenlerde doğup doksanlarda çocuk olanlar olarak bizim kuşak bunu belli bir ölçüde kırdı, şimdi ne kadar olumsuz bakılsa da ben bizden sonraki kuşağı daha iyi görüyorum, bu zincirin kırılması çok uzun sürmeyecek gibi geliyor.
 
Yazarlık kariyeriniz nasıl başladı?
İki binli yılların başında internetin ülkemize girişiyle birlikte blog yazmak yaygınlaştı. Bende ilk kullananlardan biriydim. Bu kişisel sayfalara aslında internet ortamında tutulan, herkese açık günlükler diyebiliriz. Önceleri günlük tutarak başladım, günlük başıma gelen olayları, olayların bende yarattığı duyguları burada yazmaya başladım. İşin en başından beri asla edebi bir iddiam olmamasına rağmen o günlükler dahi okuyucuya edebi geldi. Bu belki de benim kullandığım dille alakalıydı, bilemiyorum. Tek amacım içimde kalan gazetecilik ateşini biraz da olsa dizginleyebilmekti. Ben yazdıkça ilgi arttı, ilgi arttıkça ben yazdım ve diğerleri arasından bir şekilde sıyrıldım. Sadece günlük tutmak değil, şiirler, mektuplar, denemeler yazmaya başladım. Hatta ileri dönemlerde özel röportajlar yapmaya başladım. Yaklaşık dört beş sene sonra bu içerikler çeşitli edebiyat oluşumlarının, dergilerinin dikkatini çekmeye başladı, yazılarımı, şiirlerimi, röportajlarımı bu dergilerde yayınlatmaya başladım. Oralardan da olumlu olumsuz tepkiler gelmeye başladı. Çok uzun süre internet ve dergiler arasında gezindim yazınsal olarak.
 
Türkiye’de yayın evlerinin amatör yazara ne gözle baktığını az çok bilen biriydim her zaman. Maalesef, kaba tabirle söylemeliyim ki amatör yazara sağılacak inek gözüyle bakarlar. “Kitabınızı basmak için sizden üç beş bin TL isterler, kitabınızdan beş yüz adet basarlar bunun üç yüz adedini size satın alma şartı koyarlar bir de üzerine size satıştan tek kuruş telif hakkı vermezler, üzerine yetmezmiş gibi olur da belki çok tutulur kurnazlığı ile eserinize yıllar sürecek hak mahrumiyeti koyarlar, tapusunu üstlerine isterler…” Hal böyleyken “benim yazın hayatım hep internet ve arada sırada da dergiler arasında sıkışıp kalacak” durumunu kabullendiğim bir noktada sevgili yazar dostum Aykut AKGÜL’ün sohbetimiz esnasında beni motive etmesiyle ve aracı olmasıyla Ankara’dan İzan Yayın ile kesişti yolum. Çok ani gelişen bir süreçti. Yaklaşık iki hafta gibi bir sürede internet sitemden yazılarımı derledim ve dosya halinde yayınevine teslim ettim, iki ay gibi bir sürede de “Mirabella’ya Mektuplar” isimli kitabım satıştaydı. Açık konuşmam gerekirse ben internet okuruna çok güvenmem. “Kitabın çıksın da alalım” diyen birçok insan kitabı bastığınız anda ortadan yok olur, size hayal kırıklığı yaşatırlar ama bende öyle olmadı. Demek ki internet üzerinden samimi bir iletişim ve duygu aktarımı gerçekleştirmişiz ki, çok güzel ve beni duygulandıran olaylara şahitlik ettim. Kendisinin alması yetmezmiş gibi üç beş tane alıp oturduğu kafenin masasına kitabımı bırakanlar, otobüslere bırakanlar, on tane alıp yakın çevresine hediye olarak dağıtanlar vs. gördüm… Gerçekten bu benim için paha biçilemez bir duyguydu… Bu tür şeylere şahit olunca insan “iyi ki yapmışım” diyor.
 
Hemen bir sene ardından da ikinci kitabım “Beyaza Talep Olsa da Mahal Yok” çıktı. Onu da eski İzan Yayın emekçilerinden Esen Rüzgar’a ait Ulaş Kitap ve Liman Yayın ortaklığı ile gerçekleştirdim. Yazdıklarınızı basılı olarak okumak ve görmek gerçekten büyük keyif, çok mutluluk ve öz güven vericiymiş, bunu tattım… İzan Yayın olsun, Ulaş Kitap olsun, Liman Yayın olsun yöneticilerine ve emekçilerine gerçekten çok şey borçluyum… Bu bakış açısında insanlar bu sektörde arttıkça amatör yazarların önü açılacak, kötü niyetli insanlar bu sektörden birer birer elenecek buna tüm kalbimle inanıyorum. Bir gün olur da çok tanınan bir yazar olsam dahi İzan Yayın, Ulaş Kitap, Liman Yayın benim hep ailem olarak kalacaklar.
 
Yazı ve şiirlerinizde özellikle işlediğiniz bir konu, yoğunlaştığınız bir alan var mı?
İnsan ilişkileri, aşk ağırlıklı olmak üzere duygular ve ucundan kıyısından varoluş sancısı diye özetleyebilirim. Tabii benim şiirlerimde insanların gözüne önce aşk çarpması doğal ama, aralara bakarsanız orada insan ilişkilerine, hayatın geneline dair de bir şeyler yakalayabiliyorsunuz. Maalesef edebiyat sektöründe aşk yazmaya dair büyük bir önyargı var. Edebiyat sektöründe dedim çünkü, okur bu konuda daha ılımlı, tercih ederek esere ulaşan taraf olduğundan dolayı. Bunu tercih ediyor, bunu satın alıyor ve tüketiyor. Bazen öyle oluyor ki aynı yayınevinden kitap bastığınız başka bir şair dahi kendi röportajında aşk yazmayı küçümseyebiliyor, önyargılı demeçler verebiliyor. Ben buna kesinlikle karşıyım. Şiir herhangi bir –izm’e veya ideolojiye hizmet etmek zorunda değil, illa bir coğrafyayı, tarihi, halkı, topluluğu anlatmak zorunda değil… Benim işçinin, çiftçinin şiirini yazmak gibi bir derdim yok. Ben işçinin, çiftçinin kendi şiirini yazmasını dilerim. Toplumun en alttan başlayıp en üste kadar bu kültürü edinmesini isterim. Dileğim ve çabam budur. Önce aynı duygularda yaşayabilip empati yönümüzü geliştirebilelim ki aramızdaki sınıfsal farklar bizim için önemsiz hale gelsin. Ezilen bir çiftçiye önce şiiri sevdirmeden, onun duygu yönünü geliştirmeden, ona bu kültürü ve hissi aşılamadan sen istediğin kadar çiftçinin ezilmişliğinden bahseden şiir yaz. O şiir senin yakın edebiyat çevren ve dava arkadaşların harici hangi çiftçiye ulaşıyor ki? Şiir insana ulaşmaz, insan şiire ulaşır ve onunla bütünleşir.… Çiftçi de bu toplumun bir parçası ve toplumun genel olarak duygu eksikliği mevcut… Duygu eksikliğinden dolayı da şiir topluma hiçbir şey ifade etmiyor. Kendini anlatsan da etmiyor, çektiği çileyi anlatsan da etmiyor. Topluma göre şiir tabiri caizse “boş adam işi”… Adam şiir okumuyor, karısına gün içinde iki güzel çift laf etmiyor, oturup çocuğu ile iki cümle dertleşmiyor. İnsanı geçtim sokakta, ahırda, tarlada gördüğü, işini gördürdüğü hayvanla dahi empati kurmuyor, kuramıyor. Yaşlanınca veya sakatlanınca onu ıssıza götürüp kafasına sıkıyor. Bir sehpa, kanepe gibi görüyor. Kimse kusura bakmasın ama, ben bu konuda Şükrü ERBAŞ’ın “köylüleri niçin öldürmeliyiz?” şiirinin olduğu noktadayım. Kendimi kandıracak yaşı da psikolojiyi de çoktan geçtim. Ben de Anadolu’da büyüdüm, çocukluk geçirdim, bu coğrafyada büyüdüm. “Anadolu irfanı” masalı bu ülke insanına söylenmiş en büyük yalandır. Toplumun kendisiyle yüzleşmesinin, ileri adım atmasının önündeki en büyük engeldir. Bu coğrafya toplumunun acımasızca, her açıdan kendiyle yüzleşmeye ihtiyacı var. Bunu da çiftçi, işçi, köylü güzellemeleri yaparak başaramazsınız.
 
Ayrıca aşk yazmaya karşı oluşan bu önyargı tamamen iki binli yılların başında pıtırak gibi türeyen malum “aşk doktorları” yüzünden diye düşünüyorum. Hiçbir derinlik olmadan, aşırı basit bir dil ile, sevgililerine aşk mektubu yazar gibi kitaplar yazdılar ve bunun çok ekmeğini yediler. Yeni nesil aşk yazarları öyle değil, derin bir dil kullanıyorlar, sürekli yenilikler deniyorlar, sınırları yok, kalıpları yok, aşkı anlatırken dahi aralara mutlaka derinlikli cümleler sıkıştırıyorlar. Bu konuda sürekli aşağılama çabasında olanlar öncelikle bunu bilsinler, görsünler isterim… Evet, ben aşk yazıyorum ama okurdan “kitabın bazı yerlerini anlamak için ikinci hatta üçüncü defa okudum” tepkileri geliyorsa demek ki bir şeyler değişmiş, gelişmiş, mesafe kat etmiş demektir. Bu konuda eğer buğday tanesi kadar katkım olabilirse ne mutlu bana. Kadınların sokaklarda öldürüldüğü bir çağda aşk yazmayı her şeye rağmen değerli görüyorum. Aşkın içinde karşılıklı yaşanan fırtınayı, öfkeyi, nefreti de bu yolla içimden atmaktan gayet memnunum. Eğer o fırtına ve karmaşa içinde nefretim ve öfkem ağır basıyorsa bir kadına zarar vermektense Cesare Pavese gibi kendi ellerimle gelen yalnız ve onurlu bir sonu tercih ederim. Benim en başından beri edebi bir iddiam olmadı, sonuna kadar da olmayacak. Yazmayı sadece “içimdekilerden kurtulmak” olarak tanımladım, sonuna dek de böyle tanımlayacağım. Bir gün öldüğüm zaman şiirlerim bir kişinin dahi eline ulaşsa, o hissiyatı derininde hissedip “bu dünyadan bunları hisseden biri geçmiş” diyerek beni ansa, mezarıma gelse kafi… Fazlasında gözüm yok… Kitabını da bassan, internette de yayınlasan, dergide de okurla buluşsan şiir yazmak benim için bir şişeye koyup okyanusa bırakmakla eş değer. Ne zaman, kime, nasıl ulaşacağını ve hayatına nasıl bir dokunuş yapacağını asla bilemezsin. Şiir yazan biri sadece bu duygunun hazzını yaşamalı.
 
Yazarken belli bir ortama ihtiyaç duyar mısınız?
Bunun yanıtı bende çok net. Evim. Odam ve gece. Loş bir ışık yeterli. Beni dünyanın en güzel manzarasının önüne bırak, elime kalem ver iki satır yazamam. Gece benim için yeterli.
 
Size ilham veren, öncülük eden birileri var mı?
Var tabii ki. Aşk hayatıma dahil olmuş tüm insanlardan ilham aldım, bunu reddedecek değilim. Hiç tanımadığım bir insan da olabilir. Sadece karşılıklı olarak oturup bir şeyler içtiğim, sohbet ettiğim bir insan da olabilir. Bir sokak hayvanı veya sahiplendiğim, hayatıma dahil ettiğim bir hayvan da olabilir. Bu bir nesne bile olabilir. Ucu bucağı yoktur bu işin.
 
Size ilham veren yazar ve eser var mıdır?
Tabii ki. Bukowski’yi severim. Onun muzip ve ukala hali bana neşe veren ender şeylerdendir. Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı eserinin bağımlısıyım. Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı başucu eserlerimdendir. Bunlar haricinde bir ressam olan Van Gogh’un kardeşine yazdığı mektuplardan oluşan “Theo’ya Mektuplar”ını tavsiye ederim. Birçok insanın başarılı bir ressam olarak bildiği birinin edebi yönünün ve duygu dünyasının da ne kadar kusursuz olduğunu gösteren, edebiyata olan bakış açımı değiştiren eserlerdendir. Bu tür bir örnek de ülkemizden verebilirim. Müzisyen olan Kesmeşeker grubunun vokali ve şarkı sözü yazarı Sevgili Cenk TANER. Çocukluk yıllarımdan gelen bir duygu bağım ve hayranlığım vardır. Kitapları da vardır ama edebiyat yönünün de ne denli kuvvetli olduğunu şarkı sözlerinden zaten anlarsınız. Kendisi ile yüz yüze tanışma, sohbet etme, içimi dökme şerefine de ulaşmışlığım vardır. Şarkı sözlerinde, kitaplarında yazdıkları ile birebir aynı doğrultuda karaktere sahip ender samimiyete sahip bir insandır. Kendisi ile yüz yüze sohbet ederken de yıllardan gelen hayranlığımda en ufak eksilme olmadı, aksine hayranlığım arttı.
 
Mirabella’ya Mektuplar adlı eserinizden söz eder misiniz?
O mektupların asla gizlisi saklısı yoktu. Daha önce belirttiğim gibi, iki binli yılların başında günlük yazarak başladım ve o dönem bir ilişkim vardı. Mektupların bir çoğu benim o dönemki ilişkimden izler taşır çünkü tamamen o ilişkinin içinde yoğurulmuş duygulardan oluşur. Sadece o dönemki ilişkimde karşımdaki insana yaptığım bir jestti diyebilirim. Hatta ismi bile onun ismiydi sonradan Mirabella ismini verdim. Tamamen o şahsın ve hayatıma giren diğer kadınların özel hayatına olan saygımdan dolayı…
 
Duygulara tercüman bir yazar olarak söyler misiniz, aşk biter mi?
Hiçbir aşk bitmez, bitmiyor tabii ki. Sadece onu bastırmayı ve güzel bir anıya dönüştürmeyi başarıyorsun zihninde. Eğer bunu başaramazsan zaten hayatına giren yeni insanlara karşı da bir saygısızlığa dönüşüyor. Ben ondan sonra da aşık oldum. Mesela 2013’te evlendim 2014’te boşandım. O zaman da aşık olarak evlendim. Bunu bir gurur meselesi yapacak veya bunu saklayacak değilim. Ondan sonra da aşık oldum, bunu da saklayacak değilim. Yine oldum, yine olurum, olunur yani… Bir bakış olur, gülüş olur, bir cümle olur, tavır olur… Hiçbir şey olmaz kaşı gözü olur… Mesela son kitabımda sadece İstanbul’da bir sonbahar günü karşılıklı kahve içip sohbet ettiğim bir kadının “kaşlarının” beni benden almasıyla oturup şiir yazdım. Olabilir yani.
 
Peki, Mirabella’ya Mektuplar’dan şu an aklınıza gelen, zihninizde yer etmiş bir kısmı söyler misiniz?
“Bir kadın neden bu kadar güzel olur ki? Böyle amaçsız, böyle başıboş…
Çok güzelsin. Gereğinden fazla güzel… Bir noktadan sonra her şey gibi anlamsızlaşıyorsun.
Girdabında kaybolmak öyle acı verici, öyle güzel ki…
Bir kış günü soğuktan akan burnunu şiirlerimle silmek…”
 
Hiç umduğunuzu bulamadığınız veya şiire veda ettiğiniz, yazmayı bıraktığınız zamanlar oldu mu?
Oldu. 2013-2014 yılları arasında evliyken… Hatta boşandıktan sonra uzun bir süre travmasını atlatana kadar tek satır yazamadım. Sebebi de mutsuz evlilik hayatı. Anlayamamak, anlaşılamamak, huzursuzluk. Anladım ki aşk tek başına huzur ve birlikte yaşanılası bir hayat getirmiyor beraberinde. Onun altını eğer bir miktar mantık, bir miktar saygı, bir miktar sevgi, anlayış ile doldurmazsan aşk tek başına olunca baş belasından başka bir şey değil… Nasıl ki aşk olması için iki kişi olmanız gerekir, aşk da tek başına anlamsız, rezil bir durum.
 
Yeni yayınlanmış olan kitabınıza ismini veren “Beyaza Talep Olsa da Mahal Yok” un özel bir anlamı var mı?
Ben hayatımı otuz beş yaşımdan önce ve sonra diye ikiye ayırıyorum. İnsan gerçekten birçok konuda seviye atlıyor bu yaştan itibaren. Artık daha gerçekçiyim, bir gerçek bana acı verse de onunla yüzleşmekten kaçmıyorum. Haddimi, sınırlarımı, gücümü biliyorum. Kendimi tüm yaşanmışlıklarımla, yaşayamadıklarımla, yapabildiklerimle, yapamadıklarımla kabullendim. Boyumun ölçüsünü biliyorum, neyi nereye kadar başarabileceğimi, başaramayacağımı biliyorum. O şiirde bir sınır var ve ben bazı acı gerçekleri kabullendikten sonra, o sınırı geçmiş şekilde diğer taraftaki kendime sesleniyorum.
 
Mirabella’ya Mektuplar kitabında daha karamsar, daha geçmişe özlem dolu bir hava hakimken son kitabınızda biraz daha umut dolu ve anı yaşamanın değerini anlamış bir hava hakim. Bunun sınırı hayatınızda neresidir? Ne zaman bu değişim gerçekleşti?
Boşandıktan sonra. O travmayı yaklaşık altı senede atlattım. Her açıdan. Ardıma dönüp baktığımda ise hayatın çok hızlı aktığını, zamanın ellerimden kayıp gittiğini, yaşanmış olaylar üzerinde takılı kalmanın ne kadar anlamsız olduğunu fark ettim. İnsan için en değerli şeyin zaman olduğunu, geçen her saniyenin ömrümüzden geçtiğini fark ettim. Zamanın değerini öyle anladım ki, bu pişmanlık yanlış evlilik yapmanın pişmanlığını dahi geçti, ikiye üçe katladı. İnsanın gerçek serveti kendine ayırdığı zamandır, şimdi ve şu andır. Ne başka bir insan, ne para, ne mesleki kariyer… Hiçbir şey şu andan daha değerli olamaz… İkinci kitabımda da o rahatlık göze çarpar zaten. O an işte, karşımdaki kadının kaşlarından hoşlandım ve şiir yazdım. O an çok değerliydi. İnsanların beni ayran gönüllü diye yaftalamasından korkmadım, umurumda dahi değil… Evet, ben öyle değerli ve benim içimi hoş eden bir an yaşadım ve bunu da yazdım… Yine yazarım, yine yazarım. Dünyaya bir kere geldim ve bir insan bir kaşa ne kadar duygu besleyebilir… Ben besledim. Yine beslerim… Çünkü artık anın değerini bilen, anı yaşamayı bilen ve her şeyden önemlisi kendini özgür kılan bir bireyim… Kitabımda “hatalarıma, günahlarıma, sevaplarıma…” diye başlıyor. Bu tamamen bundan önceki beni hatalarıyla, günahlarıyla, sevaplarıyla geride bıraktığımı, onunla her yönüyle barıştığımı, kızgın ve kırgın olmadığımı anlatıyor. Sonuçta bugünkü benin mimarı da tüm doğruları ve yanlışları ile yine o…
 
Yazdıklarınızı yayın evine göndermeden önce defalarca gözden geçirir misiniz?
Son kitabımı da yazdığım gibi gönderdim inanın. İmla hatalarına dahi bakmadım. Sadece bir yerde imla hatası var, o da editör arkadaşımızın da gözünden kaçmış olabilir. Ben kendi yazılarımı okumayı pek sevmiyorum. Kendi yazdıklarımı okuyunca ve kendi konuşmamı dinleyince rahatsız olanlardanım.
 
Sizi anlatan, sizi siz yapan bir şiiriniz var mıdır?
Mirabella’ya Mektuplar kitabından “İki hayvanız seninle biz” isimli şiirim.

Bu haber 432 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum