CUMHURBAŞKANLIĞI HUKUK KURULUNUN AÇIKLAMASI HAKKINDA 18.05.2020 (DUYURU)

CUMHURBAŞKANLIĞI HUKUK KURULUNUN AÇIKLAMASI HAKKINDA 18.05.2020 (DUYURU)
22 Mayıs 2020 - 12:37

Malum olduğu üzere, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, 21.01.2017 tarihinde köklü bir değişiklik yapılarak “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”ne geçildi. Bu kapsamda, yürütmenin başı olan ve halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı’na, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarabilme yetkisi verildi. Bu yetkiye dayanılarak çıkartılan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin (10.07.2018 tarih ve 30474 sayılı Resmî Gazete) 20. maddesiyle de dokuz adet Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu oluşturuldu.

İşte bu kurullardan biri olan Hukuk Politikaları Kurulu, 08.05.2020 tarihinde, twitter hesabından "CUMHURBAŞKANININ YÜZDE ELLİDEN FAZLA OYLA SEÇİLMESİNİN BAZI ANLAMLARI ÜZERİNE" başlıklı bir açıklama yayımlamıştır. Açıklamada ifade edilen “Cumhurbaşkanının yüzde 50’den fazla oyla seçilmesini sorun olarak görmenin halkın siyasal sistemin işleyişindeki iradesini geliştirmeye bir katkısı olamaz.” görüşüne katılmakla birlikte devamında Cumhurbaşkanı’nın yüzde 50’den fazla oyla seçilmesinin manası açıklanırken kullanılan ifadeler, Anayasa’yla çeliştiği gibi millî birliğimiz ve “Tek Millet” söylemiyle açıkça çelişmektedir:

“Türkiye Toplumu çok kimlikli bir toplumdur.” hükmünden sonra bunun iki manası olduğu söylenmektedir:

“Birincisi bizim toplumumuz farklı kimlik gruplarının bir bileşkesidir. Dolayısıyla her kimlik grubu ayrı özellikler taşısa da toplumun bütünlüğünün bir parçasıdır.”

“İkincisi ise toplumun yapı taşı olan bireylerimiz tek boyutlu ve tek kimlikli değildir. Her birey birden çok kimliğe sahip olarak çeşitli kimlik gruplarının kesişim alanlarında yer almaktadır.”

Daha sonra kurulan şu cümle ise hangi sosyolojik araştırmanın sonucu olduğunu bilemediğimiz bir kanaatin yansımasıdır:

“Türkiye Toplumu ve onu oluşturan bireyler çok kimlikli olmakla birlikte başat aidiyetini tek kimlik üzerinden ifade edilmesi ihtiyacı doğduğunda hiçbir kimlik grubu tek başına toplumun çoğunluğunu oluşturmamaktadır. Yani hiçbir kimlik grubu gerek halk kesimi olarak gerekse seçmen olarak yüzde 50’den fazla bir sosyolojik güce sahip değildir. Hepsinin sosyal tabanı yüzde ellinin altındadır.”

Daha sonraki kısımlarında Cumhurbaşkanı’nın yüzde 50’den fazla oyla seçilmesinin sosyolojik ve siyasi açılardan gerekli olduğu ifade edilmektedir.

Bu metnin yukarıda tırnak içinde verilen kısımları; açık ve net olarak kimlik siyasetinin esas alındığının, Türkiye’de kimliklere göre oy verildiği varsayımının resmî bir merci tarafından beyan edilmesi itibarıyla, hem Anayasa hem millî kimlik hem de millî birlik açılarından çok ciddi mahzurlar barındırmaktadır. Cumhuriyet’in ortak geçmiş, ortak değerler ve ortak gelecek tasavvurunun “millet” anlayışına dayalı kurucu ilkeleriyle tezat teşkil eden bu açıklamada, “Türk Milleti” yerine “Türkiye Toplumu”ndan dem vurulmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini yansıtan 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” hükmüyle bu ülkede yaşayan halkın bir bütün olarak Türk Milleti olduğu ifade edilmiştir.

Türk Devleti’ni temsil eden ve yeni sistemde yürütme yetkisini tamamen bünyesinde barındıran Cumhurbaşkanlığı’nın bir kurulunun bu temel şiara aykırı bir dil kullanması tasvip edilemez.

Bireylerin aile, şehir, bölge, yaş grubu, inanç, tuttukları takım, destekledikleri parti vb. pek çok açıdan sahip oldukları kimlikler kastediliyorsa bu açıkça belirtilmelidir. Ne var ki metindeki muğlaklık,  ortak bir millî kimlikten bahsedilmediğini göstermektedir. Anayasa’mıza göre, “TÜRKİYE DEVLETİ, ÜLKESİ VE MİLLETİYLE BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR. DİLİ TÜRKÇEDİR.” (Madde 3) ve “TÜRK DEVLETİ’NE VATANDAŞLIK BAĞI İLE BAĞLI OLAN HERKES TÜRK’TÜR.” (Madde 66).

Yukarıdaki ifadelerin müellifleri mesela bu ülkede “Türk’üm” diyenlerin veya “Müslüman’ım” diyenlerin yüzde 50’den aşağı bir orana sahip olduklarını mı iddia etmektedirler? Zira bunlardan biri millî, diğeri ise dinî kimlik olarak bu ülkenin ezici çoğunluğunun aidiyet duydukları kimlikler olup Türk kimliği, ayrıca millî devlet vasfı açısından anayasal vatandaşlığı da ifade eden bir mahiyeti haizdir. Bu açıdan bakıldığında, “… başat aidiyetini tek kimlik üzerinden ifade edilmesi ihtiyacı doğduğunda hiçbir kimlik grubu gerek halk kesimi olarak gerekse seçmen olarak yüzde elliden fazla bir sosyolojik güce sahip değildir.” iddiası, siyasi aidiyet açısından doğru olabilir ama millî kimlik açısından hem yanlış hem de son derecede sakıncalı bir beyandır. Seçim sonuçları kesinlikle millî, dinî ve hatta etnik kimlik açısından ülkenin manzarasını aksettirmez. Bugün belirli mezheplere veya etnisitelere mensup vatandaşlar, farklı partilere oy vermekte; çok küçük bir azınlık dışında herkes Türk Bayrağı etrafında birleşmektedir.

Gerek ülke olarak son on yıldır yaşadıklarımız gerekse dünyamızın son dönemde maruz kaldığı korona virüsü salgını ve diğer gelişmeler, bir zamanlar küreselleşmecilerin bizleri inandırmaya çalıştığı gibi millî devletlerin modasının geçtiği iddiasının doğru çıkmadığını, tam tersine, “sorun küresel, çözüm ulusal” sloganının da gösterdiği gibi millî devletin ne denli mühim ve gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Türk Millî Devleti’nin temeli, vatandaşlarımızın ırk, din, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın Türk Milleti ortak paydasında haklara sahip olmasıdır. Sosyolojik araştırma dilinin devlet belgelerine yansıtılmasında, devletin temel nitelikleri, anayasası göz ardı edilemez. Millîliğin bu denli yoğun olarak vurgulandığı bir dönemde böyle bir söylemin izahı da müşküldür.

Netice olarak Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulunun söz konusu açıklamasının behemehâl düzeltilmesi, Türk Milleti gerçeğine aykırı beyanlardan sakınılması hususlarını, Yüce Türk Milleti’nin dikkatine arz ederiz.

TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ

Bu haber 104 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum